
İlk 5ime girebilecek bir film.İnsanın çaresizlik anındaki psikolojisini anlatıyor ve bunu mükemmel derecedeki fantastik öğelerle süslüyor.Fantastik bir film ama çocukların izlemesini tavsiye etmem.
Ekşisözlükte bir yazar filmi şöyle tarif etmiş yazdıklarınada aynen katılıyorum.
"İzleyiciye zerk ettiği yüksek dozda görselliğine mi büyüleniyim, ufaklığa aşık mı olayım, müziklerini mi dinliyim yoksa oturup hıçkıra hıçkıra ağlayayım mı bilemediğim bir film. küfür gibi birşey, ilk izleyişte kaldıramıyor insan."
www.otekisinema.com'dan alıntıdır.
Sinema yaşıyor…. Şükürler olsun ki Film yapma aşkı hala bazı gönüllerde Alevlenerek bize ulaşıyor. 2006′da çekilen ve semtimize bile uğramayan fantastik drama “The Fall“, Divx Planet’in değerli üyesi “magma” tarafından çevirilen kusursuz türkçe altyazısı ile izlendi ve unutulmamak üzere aklımıza ve kalbimize işledi.
Americana Exotica
Açıkcası artık Melies’in ruhundan ve heyecanından kopmuş, bayat hamburger tadında filmimsiler üreten Kuzey Amerika sinemasından umudumu tamamen kesmiştim. Amerikan, İngiliz, Hint ortak yapımı The Fall benim için bu anlamda Gattaca’dan bu yana yaşadığım en anlamlı ve duygusal deneyim oldu. İyice azalan “gerçek sinemacı” takımından David Fincher ve Spike Jonze‘nin finanse ettiği filmin Yönetmeni Tarsem Singh… Singh’in daha önceki filmi sevimsiz Jeniffer Lopez’li “The Cell”, aslında çok daha başka bir film olabilecekken saçma bir polisiye öykü ve koca popolu yeteneksizlik abidesi Lopez’in popüleritesine kurban gitmiş fakat özellikle rüya sahnelerinin Dali’vari sürrealist imgeleri ile aklımda yer etmiş bir filmdi… Tarsem Singh uzun zamandır görüş alanımın dışında olduğundan olsa gerek, 2006 yılından itibaren sadece bir kaç festivalde gösterilen başyapıtı “The Fall”dan tamamen habersizdim. Filmin mitik kahramanlarından “Charles Darwin”in aradığı dünyanın en güzel kelebeği “Americana Exotica” kesinlikle bu şiirsel görselliğin, saf sinemanın ve çocuksu hayal kuruşun diğer ismi olabilir.

“Çocuklar hızlı koşamaz… Acılardan hayal kurarak kaçarlar” derler. “The Fall” bu anlamda çocuksu saflığını koruyan gerçek bir kaçış sineması örneği… Aynı hastanede yatan Dünyalar sevimlisi Alexandra (Catinca Untaru) ve sevgilisi tarafından terkedilmiş, üstelik daha ilk işinde sakatlanmış bir dublör olan Roy’un (Lee Pace) arkadaşlığı öykünün ana eksenini oluşturuyor, Roy’un kendi hayal kırıklıklarından, nefretinden ve sevgisinden beslenen bir öyküyü Alexandra’ya bir masalmışcasına kurgulayarak anlatması ile kendimizi eski filmlerdekine benzer bir intikam ve aşk serüveninin içinde buluyoruz. Herşeyi çalan ve sevdiklerini öldüren Zalim Vali Odious’a başkaldıran ve ondan intikam almak isteyen 5 mitik kahraman : Eski bir köle olan Otta Benga, Patlayıcı uzmanı Luigi, Karısının intikamı peşindeki Hintli, Yaşayan herşeyi seven, Maymunu Wallace ile maceraya katılan yarı çatlak ingiliz bilimci Charles Darwin ve ormanlarla konuşabilen, karnında kuşlar besleyen garip ama sadık Mystic…

Roy başlarda hevessizce başladığı hikayeye Alexandra’nın ısrarları ve intihar etmesi için gerekli morfini getireceği umuduyla devam eder. Öykü Roy’un karamsarlığı ile son bulacak gibi gözükür ama küçük Alexandra’nın taşıdığı umut herşeyi değiştirir.
Gugli Gugli Gugli….
The Fall son yıllarda izleyebileceğiniz en büyük görselliği vaadediyor. Sinemanın görüntü ile yaratılan bir sanat olduğunun bilincinde olan bir film… Açıkcası Gregory Colbert‘in “Ashes and Snow”undan beri böylesine çarpıcı bir görselliğe ve sinema tekniği ile yaratılmış bir şiire rastlamamıştım. Tüm oyuncuların döktürdüğü filmde Catinca Untaru ve Hollywood’un yeni cazibe ikonu Lee Pace oynamıyor, yaşıyorlar. Kesinlikle iki rol içinde daha iyi bir seçim olamazdı. Her iyi filmde olduğu gibi “The Fall”de müthiş bir sountrack’a sahip… Filmin müziklerini Krishna Levy yapmış, tema müziği olarak da Ludvig Van Beethoven’in 7. senfonisinden faydalanarak görselliğin müzikle kusursuz birleşiminden doğan bir şiir yaratılmış…
The Fall sadece 1 sn’lik bir çekim için mısıra gidilen, Sinema yapmanın en heyecanlı yıllarına ve o yılların isimsiz kahramanları dublörlere büyük bir saygı duruşunda bulunan, “Oz Büyücüsü” başta olmak üzere tüm kaçış filmlerine, Buster Keaton‘a, Charlie Chaplin‘e sevgilerini sunan ve “Ben sinemayı seviyorum” diyen herkesin görmesi gereken müthiş bir film…
Film muhtemelen bizim sinemalarımıza uğramayacak, çünkü arkasında büyük stüdyo desteği yok, Ülkemizde DVD’sinin çıkmasını da zor bir ihtimal olarak görüyorum. Sanırım dayatılan değil seçilen kültür ürünlerine uygun olarak kendi olanaklarınızla internet üzerinden edinmeniz gerekecek. Film ABD’de 9 Eylül’de DVD ve Blu-Ray olarak satışa sunuldu.







