Miraç Nedir?
"Allah'ın elçisi Muhammed (S. A.S.)'in, uyanıkken, şahsı ile semaya ve sonra yüce makamlardan Allah'ın dilediği yere mi'racı (çıkması) haktır."
Mi'raç; lügatte, yükseğe çıkmak ve merdiven manalarındadır. İslam ıstılahında ise, Peygamber Efendimizin yüce makamlara çıkartılmasının vasıtasıdır. Sonraları, bu vakıanın özel ismi olarak kullanılır olmuştur. Mi'raç, Hicret'ten bir buçuk sene evvel Recep ayının 27. gecesi vuku bulmuştur.
"Allah'ın elçisi Muhammed (S. A.S.)'in, uyanıkken, şahsı ile semaya ve sonra yüce makamlardan Allah'ın dilediği yere mi'racı (çıkması) haktır."
Mi'raç; lügatte, yükseğe çıkmak ve merdiven manalarındadır. İslam ıstılahında ise, Peygamber Efendimizin yüce makamlara çıkartılmasının vasıtasıdır. Sonraları, bu vakıanın özel ismi olarak kullanılır olmuştur. Mi'raç, Hicret'ten bir buçuk sene evvel Recep ayının 27. gecesi vuku bulmuştur.
Konunun daha iyi anlaşılması için; Mi'raçla ilgili bazı terimlerin üzerinde duralım:
İsra: Yürümek demektir. Geçişli fiil olduğu için "geceleyin yürüttü" manasına gelir.
Mescid-i Haram: Kabeyi çevreleyen ve Harem-i Şerif denilen mesciddir. Yer yüzünde ilk defa inşa edilen mabet budur.
Mescid-i Aksa: Kudüs'deki Beytu'l-Makdis'tir. Kabe'den sonra yar yüzünde yapılan ikinci mabettir. «Aksa» denilmesi, Kabe'ye bir aylık mesafede bulunmasındandır. Mescid-i Aksa, Peygamberlerin toplandığı, ilahi vahiylerin indiği mübarek bir yer olduğu için, Mi'raçta Peygamberimizin yol uğrağı olmuştur.
Beytü'l-Ma'mur: 7. kat gökteki melekler tarafından tavaf edilen mabettir.
Sidretü'I-Münteha: Arşın sağında bir ağaçtır ki, ne melek, ne saire, ondan ötesine asla geçemezler.
Refref: Mahiyetini aklımızın kavrayamayacağı bir vasıtadır.
Kabe Kavseyn: İki yay miktarı kadar bir mesafedir.
MİRAÇ NE ŞEKİLDE VUKU BULMUŞTUR?
Mi'raç hakkında Cenâb-ı Hak, Kur'an-ı Keriminde şöyle buyurmaktadır:
«Kulunu (Muhammed (S.A.S.) bir gece, Mescid-i Haram'dan (alıp) Mescid-i Aksa ya kadar götüren (Zat-ı ecelle ve a'lâ her türlü noksan sıfatlardan) münezehtir. (O Mescid-i Aksa ki) biz onun etrafına (feyz ve) bereket verdik (ve bu gece yolculuğunu) ona (o peygambere) âyetlerimizden bazısını gösterelim diye (yaptırdık). Şüphesiz ki O, (her şeyi) hakkıyla işiten, (her şeyi) kemaliyle görendir.» (1)
Mi'raç vakıasını Ebu Hüreyre, Ebu Zer, Ebu Said-i Hudrî, Enes b. Malik, Malik b. Sa'saa, bizzat Resulüllah (SA.V.)'den rivayet etmişlerdir. Bu rivayetler Buharı, Müslim ve Nesâî gibi Kütüb-ü Sitte'nin meşhur kitaplarında mevcuttur. Biz, bu değişik rivayetleri birleştirerek nakledeceğiz.
Peygamberimiz (S.A.V.), şöyle buyurmuşlardır.
«Bir gece halam Ummühânî'nin evinde (bir rivayete göre Kabe'de) iken Cebrail (A.S.) geldi. "Ey muhterem nebi! Yarlıgayıcı olan Rabbin huzuruna varmak için kalk, melekler seni bekliyor' dedi. Göğsümü göbeğime kadar yardı. Kalbimi çıkarıp, iman dolu bir altın tasta yıkadı. Tekrar yerine koydu. Bundan sonra katırdan küçük ve merkepten büyük, beyaz renkte BURAK isminde bir hayvana bindirildim. Bu hayvan, her adımını, gözün görebildiği son noktaya atıyordu. Bir anda Mcscid-i Aksa'ya geldik Cebrail, Burak'ı, bütün peygamberlerin, hayvanlarını bağladıkları bir halkaya bağladı. Mescidde diğer peygamberlerin ruhları temessül etti. Bize selâm verdiler. Ben de selâmlarına karşılık verdim. Cebrail bana, 'Öne geç ve nebilere iki rekât namaz kıldır' dedi. Ben de imam olup namazı kıldırdım. Cebrail bana biri süt, biri şarap dolu iki kap getirdi. Ben sütü içince, 'Yaratılışına uygun olanı seçtin' dedi.»
Ebu Said-i Hudrî'nin rivayetine göre, Peygamber Efendimiz şöyle devam ettiler :
«Bundan sonra bir Mi'raç (merdiven) getirildi ki, ben ondan güzel bir şey görmedim. O Mi'raç, ölülerinizin, ölürken gözlerini diledikleri şeydir. Ölülerin ruhları bu merdivenden yukarı çıkar. Cebrail, beni bu merdivenden HAFAZA kapısına kadar çıkardı. Yani dünya semasına kadar bir anda geldik. Burada Cebrail, semanın açılmasını istedi ve orada şöyle bir muhavere geçti, içerden soruldu:
Sen kimsin?
Ben Cebrailim.
Yanındaki kim?
Muhammed (S.A.S.)
Ya! O, Resul olarak gönderildi mi?
Evet.
Hemen kapıyı açtılar ve beni selâmladılar. Bir de ne göreyim. Semayı muhafaza eden ÎSMAÎL isminde müvekkel büyük bir melek, yanında yetmiş bin melek ve o meleklerden her birinin yanında da yüz bin melek var.
«Bunlardan ayrılınca; bünyesi, yaratılışından beri hiç değişmemiş bir adamın yanına geldim. Kendisine zürriyetinin ruhları arzedilince; mü'min ruhu ise, 'Ne güzel, ne hoştur!.. Bunun kitabını İLLİYYİN'de kılın! diyor; kâfir ruhu ise, 'Ne kötü ruh, ne fena rayiha!.. Bunun kitabını SİCCÎL'de kılın' diyor.
«... Ya Cebrail, bu kimdir?' diye sorduğumda, 'Baban Adem'dir' diye cevap verdi. O, bana selâm verdi ve 'Hoş geldin ey salih nebi, ey salih evlat' diye karşıladı.
«Burada bana cehennem gösterildi. Orada, çeşitli şekillerde azap gören kavimler gördüm. Dudakları deve dudağı gibi bir kavim gördüm ki, başlarına bir takım memurlar konmuş, dudaklarını kesiyorlar. Bunların kim olduklarını sorunca Cebrail, yetim malı yiyenler olduklarını söyledi. Yine orada cife (pislik) yiyen zinakârlar, kendi etlerini yiyen gıybetçiler, yerlerde ve Firavun hanedanının ayakları altında çiğnenen faizciler, baş aşağı ayaklarından asılmış, zina eden ve çocuklarını öldüren kadınlar gördüm.
«Sonra, ikinci semaya çıktık. Orada Yusuf (AS.) ile buluştuk. Yanında, ümmetinden kendisine tâbi olanlar da vardı. Yüzü ondördüncü gecedeki ay gibi idi. Onunla da selâmlaştık.»
Peygamber Efendimiz, üçüncü semada iki teyzezade Yahya ve İsa (A.S.) ile; dördüncü semada İdris (A.S.) ile, beşinci semada Harun (A.S.) ile ve altıncı semada Hz. Musa ile görüştü. Onların da hepsi, «Hoş geldin ey salih kardeş, salih nebî» dediler.
Resulü Ekrem, anlatmaya devam ediyor:
«Daha sonra yedinci semaya geçtik. Orada İbrahim (A.S.) ile buluştum. Sırtını Beytü'l-Ma'mûr'a dayamış; beni selâmladı. 'Hoş geldin ey salih nebi!.. Hoş geldin ey salih evlât', dedi. Burada bana denildi ki, 'İşte senin ve ümmetinin mekânı.' Sonra Beytü'1-Ma'mur'a girdim, içinde namaz kıldım. Bu beyti her gün yetmiş bin melek tavaf eder ve bir daha kıyamete kadar tavaf için bunlara sıra gelmez.»
Peygamber Efendimiz, burayı âyet-i kerimeyi okudular:
«Rabbinin askerlerinin (adedini) ancak Rabbin bilir.» (2)
Peygamberimiz, yedinci semada gördüklerini anlatmaya devam ediyor:
«Burayı gezerken bir ağaç gördüm ki, bir yaprağı bu ümmeti bürür. Ağacın kökünden bir menba akıyor ve ikiye ayrılıyordu. Cebraile bunu sorduğumda dedi ki: 'Şu rahmet nehri, şu da Allah (C.C.)'ın sana verdiği Kevser Havızıdır.' Rahmet nehrinde yıkandım. Geçmiş ve gelecek günahlarım affedildi. Sonra, Kevser yolunu tutarak cennete girdim. Orada göz görmedik, kulak işitmedik, beşerin hayal ve hatırına gelemeyecek olan şeyler gördüm.
«Bundan sonra Sidretü'l-Münteha'ya kadar çıktık. Sidre'den yükselince Cebrail durakladı ve 'Ya Muhammed, yemin ederim ki, ben buradan bir karış ileriye geçersem yanarım. Benim buradan ileriye geçmeye takatim yoktur' dedi.»
Resulü Ekrem, lâhut âleminin bu en yüksek yerinde REFREF denilen bir vasıtayla Allah'ın dilediği yere geldi. Bir rivayette, Peygamberimiz şöyle buyururlar:
«Sidre'den sonra öyle bir yere yükseldim ki, kaza ve kaderi yazan kalemlerin çıkardıkları sesleri duydum. Arş'ın altına geldiğimde, Arş'ın üstüne baktım; ne zaman var, ne mekân, ne de cihet. Rabbimin şu lâhutî sesini işittim; «Yaklaş ey Muhammed! Ben de Kabe Kavseyn miktarı yaklaştım. Rabbimin ilhamı ile şunları okudum: 'Ettahiyyatü lillahi, vessalavatü, vettayyibatü' (En güzel tahiyye Allah'a mahsustur. Bedenî ve malî ibadetler de O'na lâyık ve mahsustur.) Bunun üzerine Allah (C.C.) şu mukabelede bulundu: «Es-selâmü aleyke eyyühen-nebiyyü ve rahmetullalıi ve berekâtühü.' (Ey nebî, selâm sana olsun. Allah'ın rahmeti ve bereketi de sana olsun.) Ben tekrar; 'Esselâmü aleynâ ve ala ibadillahissalihıne. Eşhedüenlâ ilahe illallah ve eşhedü enne muhammeden abdühu ve ressulühu.' (Selâm bizim ve Allah'ın salih kullarının üzerine olsun. Ben şehadet ederim ki, Allah birdir. Ondan başka ilâh yoktur. Yine şehadet ederim ki, Muhammed, Allah'ın kulu ve elçisidir.) dedim.»
Resulüllah Efendimiz, Rabbinden bir çok vahiyler alarak, aynı yollardan geri döndü. Hz. Musa'nın yanına gelince; Hz. Musa, «Allah sana neler emretti?» diye sordu. Peygamberimiz de, elli vakit namazla emrolunduğunu söyledi. Hz. Musa, «Ya Resulallah, elli vakit namaz, çoktur. Bu, senin ümmetine ağır gelir, yapamazlar. Rabbine iltica et de hafifletsin.» dedi. Bunun üzerine, Hz. Muhammed tekrar geri dönüp, namazın hafiflemesini diledi. Önce on vakit kaldırdı. Peygamberimiz, Hz. Musa'nın yanına gelip durumu bildirince; Hz. Musa, bunun da çok olacağını söyledi. Bu minval üzere Peygamberimiz birkaç kere geri dönerek Rabbine iltica etti. Böylece; namaz beş vakte kadar indirildi.
MİRAÇ HADİSESİNİN MEKKE'DEKİ AKİSLERİ
Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V.) Mekke'ye döndüğünde, müşahedelerini anlatmaya başlayınca, Kureyşliler fitne krizlerine tutulup deli divane oldular. Kimi, Ebu Bakir'e (R.A.) koşuyor; kimi, ellerini çırpıyor; imanı zayıf olanlardan irtidat edenler oluyor, bu tabiatüstü mucizeyi bir türlü akıllarına sığdıramıyorlardı. Hz. Ebu Bekir gibi iman sahipleri ise, «Evet Mi'raç haktır. Eğer Muhammed (S.A.V.) bunları demişse, doğru söylüyor ve ben bundan daha büyüklerini de kabul ederim» diyorlardı. Hz. Ebu Bekir, Peygamberimizin yanına gelmiş, Mi'racı bizzat kendisinden dinlemiş; Allah'ın Resulü anlattıkça, «Doğru söylüyorsun, ya Resulallah» diyerek tasdik etmiştir. Peygamberimiz de, «Sen sıddıksın ya Ebâ Bekir» diyerek; ona «Sıddîk» unvanını vermiştir.
Cabir ve Ebu Hüreyre (R.A.)'nin, Resulüllah (S.A.V.)'den rivayet ettiklerine göre Peygamberimiz bu hususta şöyle buyurmuşlardır:
«Ben, sabahleyin İsra ve Mi'racı anlatınca Kureyşliler beni tekzip etti. Bana, gidip geldiğim yerlerden ve Mescid-i Aksa'dan sorular sordular. Halbuki ben Mescid-i Aksa'nın hiç bir özelliğini tesbit etmemiştim. Bu sebepten müşkil durumda kalıyordum. Allah (C.C.), bana Mescid-i Aksa'yı gösterdi. Ben de, Kureyşlilerin bütün sorularına cevap verdim.» (3)
Sahih rivayetlere göre; Kureyşliler, Mescid-i Aksa'nın kapı, pencere ve cihet gibi her özelliğini soruyorlar; Peygamberimiz de teker teker cevap veriyordu. Buna da inanmadılar. «Biz sana Şam'dan gelmekte olan develerimizi soracağız; bize onlardan haber ver» dediler. Peygamberimiz şöyle cevap verdi: «Evet, falan kimselerin kervanına rastladım. 'Revha' isimli mevkide idi. Bir deve yitirmişler, onu arıyorlardı. Yükleri arasında bir su kabı vardı. Susadım, o kabı alıp su içtim ve kabı yerine koydum. Geldiklerinde sorun bakalım, suyu bulabilmişler mi?» O anda kervan, Peygamberimize gösterildi. O da, kervanın kemiyet ve keyfiyeti ne dair haber verdi ve şöyle buyurdu: «İçlerinden 'Cemel-i Evrak' (yani karamtırak beyaz bir deve) önde olarak, falan gün güneşin doğmasıyla beraber gelecekler.» Peygamberimizin haber vermiş olduğu o gün; müşrikler sabahın erken saatlerinde «Seniyye» tepesine doğru çıktılar. Güneş ne zaman doğacak da Muhamrned'i (S.A.V.) yalancı çıkaracağız diye, bekliyorlardı. Derken; içlerinden birisi, «güneş doğdu» diye haykırdı. Tam o sırada bir diğeri de, «İşte kervan geliyor, önlerinde Cemel-i Evrak, tıpkı söylediği gibi» diye bağırdı. Bu arada bir mucize daha olmuştu. Hal böyle iken, müşrikler yine iman etmediler. «Bu açık bir sihirdir» dediler. (4)
RESULÜLLAH'IN Mİ'RAÇDAKİ BİNİTLERİ
Kütüb-ü Sitte ve diğer hadis kitaplarında mi'raç hadislerinin çeşitli rivayetleri vardır. Bu hadislerde Peygamberimizin mi'raç esnasındaki binitleri anlatılır. Âlâmı Tefsirinde Âlûsî'nin nakline göre, Resulüllah'ın mi'raç gecesindeki binitleri beş tanedir.
1. BURAK: Mescid-i Haram'dan, Mescid-i Aksa'ya kadar.
2. Mİ'RAÇ (Merdiven): Mescid-i Aksa'dan semayı dünyaya kadar.
3. MELEKLERİN KANADI: Dünya semasından yedinci semaya kadar.
4-CİBRİL: Yedinci semadan, Sidre-i Münteha'ya kadar.
5-REFREF: Sidre-i Münteha'dan, Kabe Kavseyn'e kadar.
PEYGAMBERİMİZE Mİ'RAÇDA VERİLEN İHSANLAR
Müslim'in rivayetine göre, mi'raçta Resulüllaha üç şey verildi:
a. Her gün, elli vakit sevabına denk, beş vakit namaz.
b. Bakara Sûresinin son âyetleri.
c. Ümmetinden, hiç bir şeyi Allah'a eş koşmayanlara cennet.
Bunlardan başka mi'raç hadisesini anlatan El-İsra Süresiyle itikad, ahlâk, iktisad gibi cemiyet nizamının belkemiği olan, milletleri huzur içinde yaşatıp mihnet, zillet ve buhrandan kurtaran şu esaslar vahiy ve tebliğ edilmiştir:
1 «Allah ile beraber diğer bir İlah edinme. Sonra kınanmış ve kendi başına bırakılmış olursun.» (5) .
2 «Rabbin kendinden başkasına kulluk etmeyin, ana-babaya iyi muamele edin, diye hükmetti.» (6)
3 «Hısıma, yoksula, yolda kalmışa hakkını ver.» (7)
4 «İsraf ile saçıp savurma! Çünkü, saçıp savuranlar, şeytanların biraderi olmuşlardır. Elini boynuna bağlı olarak asma! Onu büsbütün de açıp saçma! Sonra kınanmış, pişman bir halde oturup kalırsın » (8)
5 «Evlâtlarımızı, fakirlik korkusuyla öldürmeyin. Onları da, sizi de, biz rızıklandırırız. Hakikat onları öldürmek büyük bir suçtur.» (9)
6 «Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o, şüphesiz bir hayasızlıktır, kütü bir yoldur.» (10)
7 «Allah'ın haram kıldığı cana, haklı bir sebep olmadıkça kıymayın. Kim mazlum olarak öldürülürse, biz onun velisine (maktulün hakkını talep hususunda) bir salâhiyet vermişizdir. O da, katilde ileri gitmesin Çünkü o, cidden (ve zaten) yardıma mazhar edilmiştir.» (11)
8 «Yetimin, erginlik çağma erişinceye kadar, malına yaklaşmayın. Meğer ki bu, en iyi bir suretle ola.» (12)
9 «Ölçtüğünüz vakit de, ölçeği tam yapın. Bu, hem daha hayırlıdır. Akıbeti itibariyle de daha güzeldir.» (13)
10 «Senin için hakkında bilgi hasıl olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz, kalp; bunların her biri bundan mesuldür.» (14)
11 «Yerde kibir ve azametle yürüme. Çünkü arzı cidden yaramazsın, boyca da asla dağlara eremezsin.» (15)
MİRACIN HİKMETİ
Allah (C.C.), mekân ve zamandan münezzeh ve cismaniyetten beri olduğundan, Hz. Peygamberin (S.A.V.) semalara çıkarılması; (hâşâ) Allah ile bir makam-ı muallâda buluşup şereflenmesi değildir. Böyle bir inanç yanlıştır.
«Ancak, Resulü Ekrem'in böyle bir yüce makama çıkarılması; mücerret melekût-i ilâhiyyeyi temâşâ etmek, birtakım hakikat ve sırlara muttali olmak ve kendisine has müstesna bir atıfet-i sübhaniyeye mazhar olmak hikmetine müstenittir.» (16)
Mi'raçla, Resulüllah (S.A.V.) Efendimize birçok şeyler gösterilmiştir. Bunlardan bazıları şunlardır.
1-Burak'a bindirilmesi,
2-Mescid-i Aksa'yı görmesi, burada enbiyanın temessül etmesi,
3-Nebilerin makamlarını görmesi, her biriyle konuşması,
4-Cennet ve Cehennem'in ahvaline muttali olması,
5-Sid-re'yi geçip Melekût-i İlâhiye'den nice hayret verici şeyleri müşahede etmesi.
6-Ve bu mi'raç; hadisesi ile, imanı sağlam olanlarla imanı zayıf olanlar birbirinden ayırt edilmiştir. (17)
«... (Ve bu gece yolculuğunu) Ona (o peygambere), âyetlerimizden bazısını gösterelim diye (yaptırdık)...» (18) âyetini izah ederken Fahrüddin Razi, Tefsir-i Kebir'inde (19) şu hususları serdetmektedir:
1-Cennetin mükâfatları çok büyük, cehennemin ateşi ise pek şiddetlidir. Allah (C.C.), dünyada iken Resulüne (S.A.V.) bunları gösterdi ki, kıyamet günü bunları ilk görüşü olmasın ve kıyamet günü kalbi cennetin rağbeti, cehennemin dehşeti ile meşgul bulunmasın. Ancak kalbi şefaatle meşgul olsun.
2. Resulüllah'ın (SAV.), mi'raç gecesi peygamberleri ve melekleri müşahadesi, hem kendisinin, hem de onların yükselmelerinin sebebidir.
3. Peygamberimiz, semavatın, Arş ve Kürs'ün ahvalini müşahede edince, bu âlemin ahvali ve korkuları onun gözünde küçülür. Bu itibarla, Allah yoluna daveti ve İslâm dâvasına çalışması, kalbinde daha da kuvvetlenir. Allah'ın düşmanlarına iltifatı kalmaz. Bütün zorluklara rağmen, cihadda sebatı sonsuz olur. İbnü Atıyye gibi bazı müfessirler ise bu âyet-i kerimeyi şöyle tefsir etmişlerdir:
«Mi'raç, sadece Peygambere âyet ve ibret göstermekten ibaret değil; aynı zamanda, peygamberin kendini kâinata bir delil olarak göstermektir.» (20}
Mİ'RAÇ RUH İLE Mİ, BEDEN İLE Mİ OLMUŞTUR?
Mi'racın vukuu hakkında selef (öncekiler) ve halef (sonrakiler) ittifak etmiş oldukları halde, mi'racın keyfiyeti, yani ne şekilde olduğu hususunda aralarında bazı ihtilâflar mevcuttur.
Seleften Hz. Ayşa ve Hz. Muaviye, tâbiundan Haranü'l-Basrî ve Muhammed İbnü İshak gibi zatlar, mi'racın yalnız ruhanî olduğuna kail olmuşlardır. Hz. Ayşe (R.A.), «Muhammed (S.A.V.)'in cesedi, mi'raç gecesi ayrılır olmadı» diyor. Muaviye (R.A.) de kendisine mi'raç sorulunca, «Salih bir rüyadır» demiştir.
Selef ve halefin ekserisi ile *****hur-u ulema ise, mi'racın «ruh-maal cesed» olduğunu kabul etmişler ve bu hususta kuvvetli deliller getirmişlerdir. Hz. Muaviye'nin sözünü, «Baş gözüyle görüştür»; Hz. Ayşe'nin sözünü de «Ceset ruhtan ayrılmadı, beraber mi'raç etti» diye te'vil etmişlerdir.
Gerçi, mi'racın ruh ile olduğuna delâlet eden hadisler vardır. Cesetle olduğuna delâlet eden hadisler de vardır ve ikinci şıkkı takviye eden vesikalar daha fazladır. Bu hadisler arasında çelişme (tearuz) bulunmadığını belirtmek için, Fatih Sultan Mehmed'in hocalarından Âlim Hızır Bey, Akaid manzumesinde şöyle demektedir:
«Mi'raç, birkaç defa vuku bulmuştur. Âlimlere göre, bu tekrar sebebiyle, hadisler arasındaki tearuz ortadan kalkar.» (21)
Yani Peygamberimizin mi'racı bir kere değildir. Ruhanî olarak, nice kereler vaki olmuştur. Cismanî olarak ise bir kere vuku bulmuştur ki, El-İsra Suresindeki âyetin delâlet ettiği mi'raç budur. Böylece hadisler arasındaki ihtilâf bertaraf olmuş olur.
MİRACIN SÜBUT DELİLLERİ
Mi'racın vukuunu gösteren deliller hususunda Hızır Bey, şöyle demektedir:
«Peygamberin mi'racının bedeni ile ve uyanıkken olduğu keyfiyeti âyetle, Meşhur Hadis ve Haber-i Âhad ile sabittir.» (22)
Meşhur âlim Aliyyülkarî ise bu hususta şöyle demektedir:
«Mi'racın Mekke'den Mescid-i Aksa'ya kadarki kısmı kitapla sabittir. Bunu inkâr eden kâfir olur. Mescid-i Aksa'dan Sema'ya kadarki kısmı Meşhur Hadislerle sabittir. Bunu inkâr eden kimse bid'atçı olur. Semâ'dan Cennete, Arşa ve maverayı âleme çıkış ise Haber-i Ahad ile sabittir. Bunu inkâr eden ise muhtî (hatâ etmiş) olur.» (23)
Allâme-i Sâni Saadeddin Teftazanî ise, şöyle demektedir:
«Resulüllahın mi'racı, uyanık halinde ve bedeni ile olmuştur. Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya kadar olan kısmı kitapla sabittir. Delili kesindir. Sema'ya kadar mi'raç ise, Meşhurdur. Semâ'dan Arş'a ve diğer yerlere gitmesi ise, Haber-i Âhad ile sabittir.» (24)
Bu vesile ile tüm İslam aleminin Mi'raç kandilini kutlar hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Hakk'tan temenni ederim. Abdullah AZİZ
(Ömer Nesefi, İslam İnancının Temelleri AKAİD, sh:215-228. Bayrak Yay.İst.)
KAYNAKLAR
(1) El-İsra Sûresi, ayet, 1.
(2) El-Müddessir Süresi, âyet. 31.
(3) Müslim. 21/278; Tacü'l-Usûl Fî Ahadisi'r-Resul. C. III, s. 261.
(4)- Hamdı Yazır.a.g.e., C. IV, s. 3146; Davudu'l-Karsî; a.g.e., s. 73.
(5) El-İsra Sûresi, âyet. 22.
(6) El-İsra Sûresi, âyet. 23.
(7) El-İsra Sûresi, âyet. 26.
(8) El-lsra Sûresi, âyet. 27, 29.
(9) El-İsra Sûresi, ayet. 31.
(10) El-İsra Sûresi, âyet. 32.
(11) El-İsra Sûresi, âyet. 33.
(12) El-İsra Sûresi, âyet. 34.
(13) El-İsra Sûresi, âyet. 35.
(14) El-İsra Sûresi, âyet. 36.
(15) El-İsra Sûresi, âyet. 37.
(16) Ömer Nasuhi Bilmen, a.g.e., s. 255.
(17) Tefsir-i Allâme Ebu's-Suud (Tefsir-i Kebir'in kenarında). C. V. s. 544.
(18) El-İsra Sûresi, âyet. I.
(19) Fahrüddin Er-Razi, a.g.e., C.V, s. 545.
(20) Hamdi Yazır, a.g.e., C.V, s. 3152.
(21) Hızır Bey. a.g.e., Beyit. 56.
(22) A.g.e., Beyit. 55.
(23) Aliyyülkarî. Şerhü'l Emali. s. 20.
(24) Teftezanî, Şerhü'l-Akaid, s. 174.