31 Temmuz 2008 Perşembe

RIA Talks



8-9 Ağustos Bahçeşehir Üniversitesi Beşiktaş Kampüsünde 10:30/19:00 saatleri arasında ben kaydımı yaptırdım terslik çıkmazsa gitmeyi düşünüyorum.

Ayrıntılı Bilgi

29 Temmuz 2008 Salı

İstanbul'da Çalışmak

16 Haziranda başladığım stajımı 2 hafta önce bitirdim ve stajımı yaptığım yerde yazılım uzmanı olarak çalışmaya başladım.Çalıştığım yer 2 adet Bilgisayar mühendisinin kurduğu, uzmanlık alanı sistem güvenliği olan bir şirket bunun dışında kendi yazdıkları cms sistemi ve dünyaca ünlü birçok güvenlik yazılımı şirketiyle farklı seviyelerde partnerlıkları var ayrıca 260000 kayıtlı üyesi bulunan bir portalın(yeni tasarımı benim tarafımdan yapılacak) sahibi.Çalıştığım ofiste patronum ve idari sorumlumuz haricinde 3 sistem mühendisi, 1 yazılım mühendisi çalışma arkadaşım var birde Hollandadaki patronum var Oda yazılım mühendisi ve zamanında mynet, ixir gibi şirketlere teknik danışmanlık yapmış bir kişi.Ofis ortamına gelecek olursak tek kelimeyle mükemmel, ilk olarak aynı dili konuştuğunuz insanlarla aynı ortamda bulunmak apayrı birşey yani ofise bi giriyorum benden içerde 5 tane daha var.Konuştuğumuz, güldüğümüz, dinlediğimiz, izlediğimiz, yediğimiz, yaptığımız ve takip ettiğimiz birçok şey aynı.Mükemmel bir patronumuz var inanılmaz derecede demokratik ve hoşgörülü, inanılmaz derecede yardımsever bir şahıs hatta ofiste gelenek haline gelen bazı şeyler var mesela cumartesi günü pizza yemek veya cuma günleri yaptığımız happy hours gibi happy hoursta sohbet edip dondurma, pasta gibi şeyler yiyoruz hep beraber birde şöle bi gelenek var ofistekilerden biri yeni birşey aldımı(genelde teknolojik) ya da sevindirici bir haber aldımı herkese bişeler ısmarlamak zorunda.

Ulaşım konusuna gelirsek, ben gebzede oturuoyorum ofis kadıköyde altıyol boğanın hemen alt tarafında.Her sabah 07:50 veya 08:10 banliyö treniyle söğütlüçeşmeye kadar gidiyorum ordanda yürüyerek 2 dakikada ofise gidiyorum pek sorun olmuyor sabahları zaten ofise ne kadar geç gitsemde birşey demiyorlar(henüz).Akşamları ise tek kelimeyle berbat staj yaptığım dönemde akşamları haydarpaşa istasyonundan biniodum hem alışkanlık olduğu için hemde boş trene binmek için ama bir süre sonra insan o altıyolun akşam vakti oluşan haline bile dayanamıyor en berbatıda yol üzerindeki balıkekmekçilerin etrafa saldığı koku bide üzerine tam gözünüze doğru gelen güneş eklenince haydarpaşaya gidinceye kadar terden sırılsıklam oluyorsunuz.Haydarpaşa garında en nefret ettiğim şey ise vapurdan inen insanların boş trene koşması yani tren gitmiyor daha çok var kalkmasına içide boş ama insanlar(demeye dilim varmıyo) hödük gibi etrafına hiç dikkat etmeden koşuyor ve boş vagona biniyor etrafına bakınıyor sonra dönüo arkasını başka vagona binio(birçok kez tanık oldum).Trenlerde nefret ettiğim bir başka şey ise tren giderken kapıyı açıp sarkanlar, trendeki insanlara gövde gösterisi yaptığını sananlar bunlara çoğu kez arkalarından kıçlarına tekmeyi basmamak için kendimi zor tuttum.Trenlerde nefret ettiğim bir diğer şey ise çalışan kadınlar(hizmet sektöründe).Bunlar genelde zaten tek tiptir, tipi farklı olsa bile davranışlarından anında anlarsınız.O kadınlara asla trende yer vermiyorum vermemde zaten onlar kimin hangi istasyonda indiğini kayıt altına aldıkları için ve benimde yer vermediğimi bildikleri için yanıma yaklaşmıyorlar.Şimdi çalışan kadınlar dedik ama yanlış bi genelleme oldu benim kastettiğim genelde temizlikçi kadınlardır, benim için bu kadınların tarifi, bir günde acayip fazla para kazanan, işe giderken bileklerine altın takan, çok fazla ve gereksiz konuşan, duygu sömürüsü yapmakta uzmanlaşmış, bir günde acayip fazla para kazanmasına rağmen zırnık vergi vermeyen bunun üzerine kazandığı paralarla gecekondu yaptırıp kiraya verenlerdir.bunu yazınca çok katı bir imaj çizmiş oldum ama aslında genel olarak tipe bakıp yer veriyorum tipini beğendiğim insana yer veririm o kadar (yaşlı ve çocuklara her zaman yer veririm)Neyse zaten artık akşamları söğütlüçeşme istasyonundan biniyorum çok daha iyi oluyor.Aslında trenlerde sinirimi bozan bir başka konu daha var oda tcdd.Treni hergün kullanan biri için ciddi sıkıntı yani trenler o kadar çok bozuluyorki hatta birgün önümüzdeki tren bozulmuştu sanırım kızıltoprak istasyonundaydı, bizim tren yarım saat öndeki treni itmeye çalışmıştı başaramayıncada geri gidip şerit değiştirip yoluna devam etmişti.

Bir diğer konu yemek, kadıköyde öğlen yemek yicek yer bulmak ciddi sorun bizim arkadaşlarla sık gittiğimiz yerler;Burger King, Pehlivan ve Altın Nal restoranı bazende ofise ev yemekleri ısmarlıyorduk ama bıraktık orayı.Şimdi ilk olarak burger king iyi güzel, wooper favorim zaten kızartmasıda iyi ama kolasının pepsi olması dezavantaj ayrıca sosları calve marka bence bu çok iyi çünkü kfc nin kullandığı tat marka ketçaplar hiç güzel olmuyor.Pehlivana gelicek olursak, yemekleri mükemmel hele zeytinyağlıları olağanüstü yani herhangi bir rahatsızlığınız varsa pehlivanın zeytinyağlılarını yiyin iyileşirsiniz diyebilirim ben pehlivanın kaşarlı köftesini sevmiyorum diğer bütün yemekleri güzel fakat içeceklerinin sadece kutuda olması kötü yani açık içecek seçeneği yok ve bir kutu kola 1.5 ytl bu fiyat her yerde böle ama mesela hosta piknikte büyük boy kola alıyorsunuz 2 ytlye ve nerdeyse 1 litrelik kola.Birde pehlivanın en kötü özelliği üst katında sigara içilebiliyor olması berbat birşey biz ofisçek çok rahatsız oluyoruz.Pehlivanda 10 ytlden az ödeyip çıktığım 1 kere oldu.Altın Nal adlı restorana gelicek olursak, açık içecek seçeneği burdada yok bana göre yaz aylarında bu çok büyük dezavantaj bir diğeri kebap söylediğinizde çok bekletiliyorsunuz yani biz burger king veya pehlivana gittiğimizde yemekleri bitirip çay içerken sohbet etmeye baya vakit kalıyor ama burda biran önce yemekleri bitirip ofise dönelim diyoruz.Posiyonlara gelicek olursak kebaplarda etler gayet fazla ve güzel et kullanıyorlar pişirme süresini gayet iyi ayarlıyorlar ama garnitürleri az.Altın nalın ortamıda gayet güzel bahçe gibi biryer içinde şelalesi var kuşlar filan geliyor gayet güzel yani.Bir diğer yer ise KFC, kadıköydeki kfcnin yeri ve ortamı bence çok güzel hemen bahariyenin girişinde ve boğayıda görüyor stadıda, iç mekanıda gayet hoş ama ben ürünlerinden pek hoşlanmıyorum, tercih meselesi.Birde ofise yakın bir kebapçının sattığı zurna isimli boyu 1 metreye yakın olan dürümler varki sakın almayın zehirlenme ihtimaliniz yüksek.Sabahları ise evden kahvaltı yapmadan çıktığım için ofisin hemen yan tarafındaki birlik pastanesinden ne bulursam alıyorum çokta güzel yapıyorlar herşeyi fakat çalıştırdıkları eleman çok kıl, ben hayatımda bu kadar antipatik insan tanımadım.

Bu seferlik bu kadar yeter aklıma geldiği kadarını yazdım.

Miraç Kandili

Beni çok etkileyen bir olaydır miraç, geçen sene ayrıntılı bilgi eklemiştim bloguma.Buradan ulaşabilirsiniz.Bu yazıyı eklediğim günü dün gibi hatırlıyorum hayatımın en kötü günlerinden biriydi tıpkı o günden beri yaşadığım hergün gibi.

28 Temmuz 2008 Pazartesi

27 Temmuz 2008 Pazar

Pentax K10d Uzayda

















Yakın zamanda almayı planladığım Pentax k10d'yi adamlar balona bağlayıp uzaya çıkarmışlar, bu makine toza, suya ve çamura dayanıklı(tamamen çamura sokup musluğu altında suya sokuyorlar ve hiçbir şey olmuyor makineye) ayrıca özelliklerine ve çekim kalitesine bakıldığında 30.000 dolarlık Hasselblad makinelerle boy ölçüşebilecek düzeyde bir makinedir.

23 Temmuz 2008 Çarşamba

Peaceful Warrior ( Dingin Savaşçı )

- I call myself a Peaceful Warrior... because the battles we fight are on the inside

- A warrior does not give up what he loves, he finds the love in what he does

- This moment is the only thing that matters.

- The journey is what brings us happiness not the destination

- The ones who are hardest to love are usually the ones who need it the most.

- A warrior is not about perfection or victory or invulnerability. He's about absolute vulnerability.

- There is no starting or stopping - only doing.

- There are no ordinary moments.

- Everyone wants to tell you what to do and what's good for you. They don't want you to find your own answers, they want you to believe theirs.

- People are not theirs thoughts, they think they are, and it brings them all kinds of sadness.

- Death isn't sad. The sad thing is: most people don't live at all.

Hotaru no haka ( Grave of the Fireflies )



1988 yapımı bir animasyon film, dünyanın en iyi animasyon filmi olarak gösteriliyor çoğu yerde.Hotaru no haka, animasyon ama kesinlikle çocuklara göre değil zaten izleselerde pek birşey anlamazlar.Film fazla söze gerek bırakmıyor şu ana kadar ilk defa bir filmde acı unsuruna dayanamamaktan dolayı filmi atlata atlata izledim.Heleki benim gibi küçük bir kız kardeşe sahipseniz hiç izlemeyin derim.Ayıca Japon halkının savaş sırasındaki yaşayış tarzını görünce kendi milletimi daha bi çok sevmeye başladım.

Yukardaki yorumu yazdığım vakit baya geç olmuştu(aşağıda 03:19 yazıo) ondan dolayı kısa tutmuştum ama bu film daha fazlasını hakedio.Ve ekşisözlükten aynı fikirde olduğum ve bilgilendirici birkaç yorum.


-Konu nosaka akiyuki adlı birinin otobiyografisinden alınma ama ufak değişiklikler mevcut.. misal amcam yiyecek eline geçtiğinde kardeşine vermek yerine kendi yediğini söylüyor, öldüğünde kardeşi ister istemez rahatladığından söz ediyor vs.. dedikleri sindirmesi çok zor şeyler, ama filmdeki seita gibi hareket etseydi, sonu da onun gibi olacakti muhtemelen..
film herkesin dediği gibi tarihin en acıklı animesi.. havası bi mononoke himeden ya da spirited awayden cok farklı.. insan onlara voa böyle süper, şurasi şöyle muhteşem, böyle eğlenceli diyebilirken bunun hakkinda birseyler yazmak çok zor, hemen her karesi hüzün dolu.. yine de her zaman en iyi 2-3 çizgi filmden biri olarak kalacak bi başyapit..

-Biraz önce izledim , şu anda herşey boş geliyor. özeneerek döşediğim odam , gözüm gibi baktiğim kütüphanem , 2 de bir upgrade ettiğim bilgisayarim , biraz önce yediğim yemek , zırt pırt kullandiğim cep telefonum (gereksiz ve utanç duyulasi liste uzar gider).... hepsine gözümü kırpmadan arkamı dönerim setsuko için



--- spoiler ---
seita öyle çaresizdir ki, kardeşi setsuko'yu doyurabilmek için hırsızlık yapar. fakat yakalanır, dayak yer. kardeşinin kendisini o durumda görmesi üzerine de dayanamaz, ağlamaya başlar. ve kardeşi ona şöyle der :
- neren acıyor ? doktor çağırayım mı ?
setsuko 4 yaşında ufacık bir çocuktur ve o an abisinin ağlamasını sadece yaralarının acımasına bağlar.

onun saflığı ve abisinin bu saflık karşısındaki yapayalnızlığı tüm açıklığıyla ortaya çıkar bu sahnede.
--- spoiler ---

gerçek dünyaya dair yaşanan acıların çizgi dünyasında böylesine vurucu bir şekilde anlatılması insanı üzer, fazlasıyla da şaşırtır. zira, çizgi film denen kavramı tom ve jerry'den ibaret sanan çocukluklardık biz; alışkın değildik hiç çizgilerin ağlamasına...





ikinci dunya savasi sirasinda, anne ve babasini yitirmis bir abi-kardesin drami..

--- spoiler ---
filmde ates bocekleri insanlari temsil etmektedir.. kucuk kiz ates bocekleri icin mezar hazirlarken bir kac saniye kadar, insanlarin toplu sekilde mezarlara gomulmeleri gosterilir.. kucuk kiz sorar, ates bocekleri icin yaptigi mezari kapattiktan sonra "neden ates bocekleri bu kadar cabuk ölüyor?".. neden insanlar bu kadar cabuk ölüyor?
--- spoiler ---


-hayatımda izlediğim en güzel animeler rafina koydugum animedir kendisi..turk filmleriyle yetişmiş bir kuşak olarak çok severiz böyle ağlamaklı şeyleri.. e bunu da sevdim ben de işte.. çocuğun sevimliliği, ağabeyinin çaresizliği, iki zavallı çocuğun yaşam mücadelesi.. daha güzel anlatılabilir mi rengarenk ama acıklı olarak bilmiyorum.. izleyin mutlaka.. izletin..

-japonca olarak yani orjinalinin seyredilmesinde fayda var, türkçe altyazılarla izlemek bile ingilizce seslendirmesini izlemekten kesinlikle daha zevkli.. ufak kız çocuğunun ses tonu anlaşılmasa bile japonca çok daha sevimli çok daha güzel..


-bir de insan izlerken bütün o acımasız insanlardan nefret ediyor.. nedense bir nefret oluşuyor içinde o çizimlere karşı.. sanırım başarılı olmuş olduğunun göstergesi bu da.. rengarenk çizimlerden oluşturulmuş karakterlerden nefret edebilmek.. kesinlikle başarılı..kesinlikle güzel.. sıradan bir senaryo olsa bile önemli olan anlatımı işte.. olmuş.. evet kesinlikle olmuş.. miyazaki sağolsun ki onun sayesinde bu tür animeler de dikkat çekmeye başladı.. miyazaki yi bitirenler japon animelerinden kurtaramadılar kendilerini ve benzeri örneklere verdiler.. ve miyazakinin çizgi filmlerinin amerikan piyasasına sürülmesiyle bu gibi animeler de değerlendi.. diğer yönetmenlerin de sesi duyulur oldu.. çok da iyi oldu.. kısacasi; tesekkurler miyazaki ve studio ghibli

--- spoiler ---
film sonunda iki damla gözyaşına hakim olunamıyor.. bir yerlerini acıtıyor insanın en son sahneler.. tabutla kardeşini yaktığı sahnede insanın içi acıyor ve kendi kendine ''iyi ki animeymiş'' dedirtiyor.. evet iyi ki de animeymiş yoksa çok daha ağır gelirdi..
--- spoiler ---




günlük güneşlik bir hava sonrası, bombarduman etkisiyle grıleşen gökyüzü ve patlamayan bombaların çıkardığı tok metalik sesler ve havaya kalkan küller gibi detaylarla süslenmiş anime. bu tarz hassasiyetler profesyonelliğin bir diğer parçasıdır.

--- spoiler ---

seita'nın annesini hastanedeki ziyaretinden sonra, kız kardeşinin ağlaması ve içindeki her türlü hissi bastırabilmek için, oyun bahçesindeki barda parandeler atması, sanırım sinema tarihinin en insanî sahnelerinden biridir.

--- spoiler ---




4 yaşındaki bir çocuğun hareket ve davranışlarını en iyi şekilde yansıtabilmiş yapıttır kanımca. üstelik bir anime ile.
japon imparatorunun, zaten kudurmaya meraklı halkının başına açtığı belayı da güzel anlatır bu film.

--- spoiler ---

bu hareketlerden en tatlısı belki de, seita'nın ilk defa kendisi yemek pişirip setsuko ile birlikte yediklerinde, yemeği bitirir bitirmez sofra başında uzanması ve setsukonun onu düzgün oturuşla ilgili uyarmasından sonradır.(japonların yemekte dizüstü oturuşlarını bilirsiniz) seita bunun o an önemsiz olduğunu söyler. setsuko sadece o minik ayaklarından birini yana doğru 10 cm açar...

--- spoiler ---



--- spoiler ---
gece uyurken seita'nın setsuko'ya sarılmaya çalışması, setsuko'nun buna karşılık "öf seita" tavrıyla onu kenara itmesi(aynısını kardeşim bana yapar) gülümsetir bizi. abi-ablanın kardeşini -sevgiden- sıkıştırmasına karşılık kardeşin bu itişi fazlasıyla gerçekçi ve tanıdıktır.
filmin sonlarında bir sahnede setsuko'nun yanında yatmaktadır seita. ama bu kez setsuko onu itmez, itemez...
--- spoiler ---


-2. dünya savaşı'nda japonya'da iki kardeşin yaşam mücadelesinin anlatıldığı son derece dokunaklı bir o kadar da güçlü anime. tek derdi yarın ne giyeceği olan veya halinden hiçbir şekilde memnun olmayan kişilere "hotel rwanda" ve "la vita è bella" ile birlikte izletilmesi gereken çok iyi, çok gerçekçi yapım... etkisinden kurtulmanız epey sürecektir. hani bazı filmler olur ya, izlemesi çok zordur ama arada izlenmelidir ki; insanı silkeleyip kendine getirsin, bu da onlardan biri. hele sizin de ufak bir kız kardeşiniz varsa içiniz daha da fazla acıyor, daha da fena oluyorsunuz. (ayrıca hikaye gerçek olaylara dayanıyor.)


-insanı salya sümük harcatan anime . hele küçük kardeşiniz varsa vay halinize. film(ya da her ne ise) her ne kadar görünürde savaşı eleştiriyor gibi görünse de aslında savaş anında insanların hayatta kalabilmek uğruna ne kadar acımasız olabileceğinin altını çiziyor. iki çocukla yemeğini paylaşmak o kadar zor mu, savaş ve yokluk beni de bu kadar acımasız yapar mı? diye sordurtuyor




-savasin gercek yuzunu ve insanlarin insanliklarini kaybettikleri kirilma noktalarindan biri oldugu gercegini bir tokat gibi yüzümüze vuran ve belki de utanctan aglatan film, cünkü bu utanc aclikla ve sefalatle yüzyüze gelsek bir tabak pirinci paylasacak güce sahip olamayabilisimizden kaynaklanir...
hayatimda daha önce hic bir animeyi izledikten sonra karakterler gercek oyuncuymus gibi hissetmemistim.

--- spoiler ---
tüm film boyunca aglamadan dayanan bünye bile kücük kizin kardesine camurdan yaptigi köfteleri uzattigi sahnede mutaka dagiliyordur. halbuki kardesi ona karpuz getirmistir, zavalli cocuk iki isirik alir ve son sözü tesekkurler seita olur :(

--- spoiler ---


-sozlukten ilgili baslik okunduktan sonra izlenirse daha zavallim setsuke animenin basinda gorundugunde hungur hungur aglatmaya baslayan, sonuna kadar da susturmayan, bittikten sonra bile ipini koparmis hickiriklara engel olunamayan, buyuk ihtimalle daha bir kac gun hatirladikca aglatacak bir anime. aslinda iki lafi bir araya getirip birseyler yazmak istiyorum ama dagildim resmen. allah'im lutfen artik annesinin babasinin sevgisine, sefkatine, korumasina, dunyanin yasanilasi guzel bir yer olduguna inanmaya muhtac cocuklar, hayatin ne kadar acimasiz oldugunu vaktinden erken ogrenmek zorunda kalmasinlar.



-ilk sahneden itibaren insanın boğazında bir düğümle izlediği.. bir şekilde kendini tutabildiği..
ama setsuko nun abisi için yaptığı topraktan pirinç toplarını görünce gözyaşlarına hakim olamadığı anime..

insanlara hem izletmek isteyip hem de onlarla birlikte tekrar izlemeye cesaret edemediği, savaşın yüzünü en güzel biçimde ifade eden yapımlardan biri..

çocuklar ölmesin, meyve şekeri yiyebilsinler..




Ne zaman canım sıkılsa tekrar izlemek için yeltendiğim fakat cesaret edemediğim anime.


Asla bir daha izlemek istemiyecegeniz, dunyanin en guzel filmi. sonu gelmez.

(birkaçı dedik ama yarısından fazlasını yazdım)

22 Temmuz 2008 Salı

21 Temmuz 2008 Pazartesi

Amelie



Uzun zamandır izlemek istiyordum bugüne kısmetmiş izledim nihayet.Konusunu merak ederdim hep, neşeli geçen hayatı ve saflığı ifade ediyordu benim için bu film izlemeden önce.Filmin başında bulduğu eski kutuyu sahibine verirken çok duygulandım birde filmin son 10 dakikasında çok duygulandım.Amelie içine kapanık ve hayalperest(ben) öyleki (filmin sonları, burada kendimi tamemen ameliyle özdeştirdim) sevdiği adamla türlü oyunlar oynar onu uzaktan izler, kendi yüzünü bir türlü göstermez ama randevu ayarlar hep, adam randevuya geldiğindede bi türlü karşısına çıkamaz.Adam onu tanıyıp bu fotoğraftaki(maskeli) siz misiniz? dediğinde bile hayır der ama adam bi daha hayır sizsiniz dediğinde arkasını dönüp kaçar(Gerçeklerle yüzleşmek istemiyordur Amelie sadece hayallerde yaşamak istiyordur).Ve filmin en sonu Adam Amelienin çalıştığı kafeye gelir(önceden randevu ayarladığı yer, gizlice cebine not yazıp koydurtmuştu) cebine kağıdı koyan kadına sorar kim yazdı bunu die sonra filmde cebine kağıt koyan kadını, adamı ayartmaya çalışıyormuş gibi gösterirler o anda Amelie ise evinde kek yapmaya başlar hayal ettiği şey ise kek yaparken kullandığı kabartma tozunu aşık olduğu adamın marketten alıp ona getirmesi idir ama Amelie aşık olduğu adamın arkasından yaklaştığını hayal ederken arkasını döndüğünde sadece kedidir arkasında duran Amelie ağlamaya başlar burda bende ona eşlik ettim.Tam o sırada kapı çalar Aşık olduğu adam kapıdadır, Amelie kapıyı açmaz, adamda kapının altından not gönderir "geri döneceğim" sonra telefon çalar telefondaki cam kemik hastalığı olan ressam komşusudur "odanıza gidin" der Ameliye.Amelie odasına gittiğinde tvye bir video kaset konduğunu görür videodaki ressam komşusudur(Amelie filmin başından beri komşusunun kapısına gizlice video kaset bırakırdı.videolarda komşusunun hayalini kurduğu ama asla yapamadığı şeyler yer alırdı bisiklet sürmek rahat hareket etmek gibi çünkü cam kemik hastasıydı)
Videoda:
evet küçük Amelie...
Sizin kemikleriniz camdan değil.
Hayattan darbe alabilirsin.
Ama bu şansı kaçırırsan...
Senin kalbin benim iskeletim kadar
kuru ve kırılgan hale gelecek
Ne Bekliyorsun?

ve sonra Amelie kapıya koşar ve sonrası malum...


Hayat, hiç sahnelenmeyecek bir oyunun provasıdır.

Vakit varken tomurcukları topla
Zaman hala uçup gidiyor
Ve bugün gülümseyen bu çiçek
Yarın ölüyor olabilir

Carpe Diem

18 Temmuz 2008 Cuma

The Dark Knight



Memento, The Prestige, Batman Begins gibi filmlerin yönetmeni C.Nolan tarafından çekilen bir film ve başrolde C.Bale oynuyor(en beğendiğim yeni nesil aktör).Film IMDB Top 250ye 9.7 puan ile 4. sıradan girdi.25 Temmuz'da sinemalarda.

Edit(20.07.2008 03:27):The Dark Knight IMDB Top 250ye 9.7 puan ile 4. sıradan girdi dedik ama sabahleyin 3.lüğe çıktı ve an itibariyle dünyanın en iyi filmidir ayrıca ilk gün hasılatıyla rekor kırmış bulunuyor. $66,400,000

17 Temmuz 2008 Perşembe

Ben X



25 Temmuzda gösterime girecek bende hemen gidip izlicem.Bu filmi çok övüyorlar çok methediyorlar, aday olduğu bütün ödülleri kazanmış(6 tane) izlemek için sabırsızlanıyorum.

10 Temmuz 2008 Perşembe

SIRP VAHŞETİ-BOŞNAK SOYKIRIMI

Yakın tarihimizin en karanlık sayfalarından birini teşkil eden Bosna Savaşında [Bosna Savaşını Diğer Savaşlardan Ayıran Yön Şudur ki; Savaş Büyük Çoğunlukla Sırbistan Ordusuyla,Silahsız-Savunmasız Boşnak Siviller Arasında Cereyan Etmiştir.!] (1992-1995) Yılları Arasında Uluslararası Kızılhaç Örgütü verilerine göre Bosna Hersek’te Yarım Milyona Yakın [350.000'inin Üzerinde] Boşnak dünyanın gözü önünde sistematik olarak katledilip soykırıma tabi tutulmuştur.[Sırplar ,Savaş Süresince Onbinlerce Kadına Tecavüz Etmiş,Katlettikleri İnsanlarda Bebek,Çocuk Kadın,İhtiyar Ayrımı Yapmadan,Hepsini Akla-Hayale Sığmaz İşkencelerle Öldürmüşlerdir.]


Aliya'dan;

Aliya, SDA'nın Genel Kurulu'ndaki veda konuşmasında şunları söylüyordu: "Bu günleri gösteren yüce Allah'a hamd ediyorum. Tarihimizi kanımızla yazdık. Evlerimiz yakılıp yıkıldı. Düşmanlarımız mert değildi, alçakça katliamlar yaptılar. Yapılan katliamları dünya şimdilerde ortaya çıkartılan toplu mezarlardan anlamaktadır. Bu gerçekleri haykırmıştık, duyan olmamıştı. Tüm acılara rağmen çok şükür ayaktayız. Yıkılan ev ve camilerimizi yeniden inşa ettik. Şehitlerimizi rahmetle anıyoruz. Onlarla inşallah cennet'de buluşacağız, onları Allah'ın ve meleklerinin huzurunda şanlı direnişlerinden dolayı kutlayacağız. Gelinen noktada herşey bitmiş değil, yeni başlıyoruz. Başlattığımız mücadelede eksiklikler olmasına rağmen bir yerlere geldik. Bundan sonra görev sizlerindir. İlerleyen yaşım ve sıhhatim nedeniyle aktif siyaseti bırakıyor, bir nefer olarak ömrümü halkıma hizmet etmek isteyen siyasilere destekle yaşayacağım. Allah'a hamd ediyorum ki bugün elimdeki dalgalanan bayrağı teslim edeceğim inanmış yüzbinler var. Artık Bosna Hersek hür ve bayrağımız kendi topraklarımızda dalgalanıyor. Selam sana ey halkım."

“Çektiğimiz zulümleri imanımızla göğüsledik”, “Hayat kısa değil, ben onu uzun buluyorum.” diyen, İslam dünyası için bir model lider olan Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç, 78 yaşında Saraybosna hastanesinde 19 Ekim 2003’te vefat etti.


Bu sefer resim ve video koymayacağım isteyenler bulur bakar.Bu akşam TVde azıcık anahaber bültenlerine baktım ve bu olayla ilgili sadece Trt yayın yapıyordu yarın tüm gün canlı yayınla anma törenlerini gösterceklermiş.Birde soykırım zamanında vahşetin fotoğraflarını çeken fotoğrafçıylada röportaj yapmışlar Goran Bregovicin Ederlezisi eşliğinde çekilen fotoğrafları gösterdiler Trtnin yaptığı bu hareket bence çok samimi ve içtendi.

Tasarımcı mısın o zaman bunları bileceksin!

Mark W. Lewis tasarımcılara en çok söylenen 10 yalanı paylaşmış. Bu maddelerden en az bir yada bir kaçı eminizki başınıza gelmiştir.
Özellikle Freelance işlere yeni başlayanlar bu maddeleri çok dikkatli okusunlar çünkü sürekli karşılarına çıkacak!
(Çeviren: Hasan Yalçın)

Tasarımcılara söylenen 10 büyük yalan?

1- Bunu bizim için ucuza yada ücretsiz yap, bir dahakinde telafi edelim!

Saygın hiç bir iş sahibi, daha sonra ödenmek üzere yada ücretsiz olarak emeğini ve zamanını vermez.
Bir tesisat ustasına "Bu seferlik lavaboyu bedava ver ve yerine monte et, bir dahaki lavabo ihtiyacımızda telafi ederiz!" dediğinizi hayal edebiliyoırmusunuz ?
Bu tip müşteriler muhtemel bir sonraki işte zaten sizi aramayacaklardır.

2- Son halini görmeden asla ücret ödemeyiz!

Bu müşterilerin sizden avans istemenizi engellemek için kurduğu bir tuzaktır. Heme her tür işte önce avans verilir ve ondan sonra işler devam eder.
Müşterinizle devamlılık arzeden bir ilişkiniz olması durumunda farklı davranabilirsiniz, ancak yeni bir müşteri hiç bir zaman çalışmalarınızı ücretinizin bir kısmını ödemeden görmemeli.

3- Bu işi bizim için yap, senin için iyi referans olur, işlerin açılır!

En büyük yalanlardan biri. Aynı şeyi lavabocuya söylediğinizde, size vereceği yanıt, "İşimi kusursuz yapsam bile farkedilmek için bunu size bedavayamı yapmam gerek?" olacaktır.
Ayrıca işi bu şekilde yaptıran işveren etrafındakilere projeyi ne kadar ucuza çıkardığını böbürlenerek anlatacaktır.
Çevresinden sizi yeni bir iş için arayan olsa bile muhtemelen size diğer işten aldığınız ücreti önereceklerdir.

4- Demo çalışmalara bakarken “Seninle çalışıp çalışmamaya henüz karar vermedik. Ama malzemeleri burada bırak ben ortağımla,yatırımcımla,karımla,patronumla görüşeyim.”

Bunu söyleyen kişi emin olabilirsinizki çalışmalarınızı teslim ettik sonra 15 dakika içinde diğer tasarımcıları arayarak fiyat bilgisi isteyecektir.
Geri aradığınızda size ona verdiğiniz fiyatın çok yüksek olduğunu ve x bir tasarım firmasının daha uygun fiyat vererek işi aldığını söyleyecektir.
Elbette onlar ucuz olacak, çünkü siz zaten saatlerce çalışarak ön çalışma ve danışmanlık hizmetini ücretsiz olarak verdiniz.
Sözleşme yapana kadar hiç bir yaratıcı çalışmayı müşterinin ofisinde bırakmayın !

5- Proje iptal olmadı, sadece ertelendi. Hesabımız açık kalsın 1-2 ay sonra devam ederiz!

Muhtemelen etmeyecektir. İşte duraksama varsa muhtemelen o proje cansızdır. O ana kadar yaptığınız kısmın ücretini almamanız ise büyük hata olacaktır.
2 ay sonra geri aradığınızda o proje ile ilgili olarak başka biri atanmış olabilir, ve bilin bakalım ?! Bu yeni sorumlu kişi sizin adınızı bile duymamış olabilir!

6-Sözleşme mi ? Ne sözleşmesi, biz arkadaş değilmiyiz ?

Birşeyler yanlış gidene dek elbette arkadaşız. Akabinde senin takım elbiseli aşağılık benimde gerzek tasarımcı olmamam için sözleşme şart.
Ancak yaptığınız işler için para ödenmemesini bekliyorsanız o sizin bileceğiniz iş.
Saygın her iş sahibi mutlaka sözleşme yapar. Sizde yapmalısınız.

7- Faturayı iş üretildikten sonra kesip gönder!

Daha çok basılı grafik işlerinde, eğer uygulama yada basımını sizin yapmadığınız bir iş için, neden başkasının iş bitiş tarihini bekleyesenizki.
Siz zaten tasarımınızı teslim ettiniz ve kabul edildi. O zaman faturanızı kesebilirsiniz. Bu sizi başka türlü bir bekletme taktiği olabilir. Müşteriniz işin tasarım sonrası aşamalarında ortaya çıklacak sorunları çözebilmek için sizi bekletiyor olabilir.

8- Senden önceki şu kadara yapmıştı…

Tamamen alakasız bir söylem. Eğer daha önceki çok iyi bir iş çıkarmış olsa şu an sizinle değil onunla konuşuyor olmaları gerekirdi.
Bir öncekinin ne kadar ücret aldığı yada talep ettiği sizi hiç ilgilendirmemeli. Piyasanın altında ücret talep edenler yakında bu piyasadan ayrılacak demektir ya iflas edeceklerdir yada sektör değiştireceklerdir.

9- Bizim bütçemiz bu kadar diyen firmalar

İnanılmaz değilmi ? Adam araba almak istiyor hiç araştırmadan alacağı araba için ne harcayacağını biliyor.
Her proje belli ölçekte bir ücrete karşılıktır. Daha az paraları varsa sizde karşılığında daha az çalışarak işi çıkarabilirsiniz. Ama bunu onların anladığından emin olun.
İşi basitleştirerek sunacağınız bütçeyi kısın.

10- Finansal sorunlar yaşıyoruz, işi teslim et, biz biraz kazandıktan sonra ödemeni yapalım!

Tabii ki, ancak ödeme yapılacaklar listesinde en alt sıralarda olduğunuzu bilin. Bir firma kötü gittiğini açıklayabiliyorsa emin olun göründüğünden çok daha kötü durumdadırlar.
Ayrıca bir banka olmadığınızı unutmayın geciken ödemeler ile ilgili olarak size ek ödeme yapılmasını isteyin.

İster tasarım ajansı sahibi olun ister freelance çaışın bu 10 maddelik listedekilere bir gün muhtemelen rastlayacaksınız. Yada bir çoğuna rastladınız bile.
Okuduğunuz yazının kaynağı yabancı, buda şu anlama geliyor Türkiye’de bu işi yapıyorsanız bu maddeler haricinde daha sert ve farklı zorluklar ile karşılaşmanızda olası.

Zaman zaman sizlerden, tasarım işine girmek ve bunu meslek edinmek isteyenler için tavsiyeler yada mesleğe yeni başlamış kişilerin iş hayatlarında yaşadıkları zorluklar ile ilgili e-postalar gelmekte bu makale işe yeni başlayanlar için önemli bir kilometre taşı olacaktır. Özellikle serbest çalışanlar için.

Bende zamanında bunlara benzer ve daha beter şeylerle karşılaştım mesela Türkiyede üstte yazanların haricinde zaten emeğe saygı denen birşey yok ama daha beteri tasarıma müdahale çok var, tasarımcının yaptığı tasarımın bütünlüğü bozacak isteklerde bulunuyor genelde ve insanı bıktırıyorlar artık.Şu son 2 haftadır 2 tane site yaptım bitirdim ikiside yurtdışı kaynaklı sitelerdi biri 20 civarı ülkede faaliyet gösteren bir hukuk ve danışmanlık şirketinin sitesiydi(şirketin sahibi Türk) diğeride çok şık bir restorantın sitesiydi, bu sitenin tasarımını ben yapmadım psd halinde bana verildi ben ona göre stil tasarladım.Neyse hukuk firmasının sitesini çok kolay yaptım zaten çoğu yerini çok sade bir tasarımdı zaten sonra birden adamlar bize gönderdikleri logodan vazgeçtiklerini ve yeni gönderdikleri logo örneklerine bakmamızı istediler patron tabi benim fikrimi sordu hemen:) bende kesinlikle olmaz bunlar emboss kullanılmış ve bize ilk başta verilen örneklerin taklitleri dedim ilk başta verilen örneklerdeki logolar mükemmel ve çok profesyonel hazırlanmıştı bence nese patronumda bana dediki bu şirketin sahibi Türk, büyük ihtimalle bu ilk logoyu yapanlar yüksek bir meblağ talep ettiler bunlarda vazgeçtiler.Neyse bizim şirketin yurtdışındaki ortağı müşteriyle konuşmuş ve benim olmaz dediğimi sölemiş(benim bi taraflarım kalktı tabi) adamlarda benim tavsiyeme uyup benim dediğimi yaptılar tabi.Diğer site işi ise zaten bi günde yapmıştım stil tasarımını, sonrasında senkron çalışmaları yaptım browserlar ve içerik bakımından, neyse sonra orjinal tasarımı yapan şahıs sitenin bir yerinde tasarıma hiç uymayan ve web standartlarıyla pek örtüşmeyen ilginç bir istekte bulundu patron bana yapabilir misin dedi ben imkansız birşey değil ama nasıl yapılacağını bilmiyorum dedim uğraşırsam yapabilirim dedim.O kadar küçük ve farkedilmiycek birşey için tam 2 gün uğraştım ofisten akşamları 7:30 da çıktım (7:30 da çıkınca eve anca 9:30 da varıyorum üstüne trenin halide daha berbat oluyor) birşey için bu kadar kastığımı hatırlamıyorum genelde program yazarken algoritmalar hemen kafamda oluşur ve sistemin fonksiyonlarına göre eleme yaparak hareket ederim ama bu işte başlangıç ve bitiş noktası hiç belli olmadığı için kayboluyorsunuz neyse 2 günün sonunda onu hallettim ama nasıl yaptığımı bi ben bilirim bide Allah.Ama şuda var iki haftadır kafamı toparlayamıyorum hiç birşeye odaklanamıyorum kitap bile okuyamadım belki başka zaman olsa kolayca yapabilirdim bende bilmiyorum.